|
Bugün Cebeci halk pazarı. Yani günlerin perşembesi. En c vitaminlisi…
Pazarcı esnafının yüzlerine bakıyorum gelip geçerken. Kaştan, gözden fazlasını görüyorum onlara baktıkça. Donmuş portakalları, Antalya yolunda devrilmiş sebze kamyonlarını, evde bekleyen hanımı ve çocuğu, teraziyi ve poşeti…
Neleri görüyorum daha, bir bilseniz! Ellerini ateş tenekesine uzatmış ve omuzlarını kısmış; bir yandan ısınmaya çalışırken bir yandan da “buyuracak ablaları, hanımefendileri” gözleyen çocukları görüyorum mesela. Bir de sırtlarında sepetle bekleyen taşıyıcı amcaları. Kelimelerin en hafifini bulmaya çalışıyorum onları tarif edecekken. Epey zorlanıyorum.
Taşıyıcı amcalar…
Kim bilir kaç yüksüzlüğün yükü vardır o sepetlerin içinde.
Pazardaki gözlemlerime bir flüt sesi düşüyor. Yine bir amca… Alt geçitte, Cebeci köprüsünün altında görmüştüm birkaç kez. Gâh Mahsuni’den bir şeyler çalıyor gâh Aşık Veysel’den. O’nu hiç ayakta görmedim. Ne zaman gördüysem notalarının başındaydı.
Flütçü amca…
Cebeci Pazar gününü seçiyor besbelli.
E seçmesin mi?
Pazardan üç kilo portakal alıyorum eve dönerken. Üç kilo c vitamini. Üç kilo hüzün hatırası. Portakallar dengelenirken terazide, “En ağlamaklısından koy” diyorum içimden.
Eve geliyorum. Eski dergileri karıştırıyorum alıp da okumadığım. Varlık dergisi… şiirlere göz atıyorum ilk önce. Sonlara doğru bir şiir… şiirin ismi Pazarcı.
Kader diyorum ve bir çırpıda okuyorum Pazarcı’yı:
O gün görmüş allığı da verdi
Kirazlarla birlikte.
Narların sırlarını ve bereketini,
Elmaların kışkırtıcı yuvarlaklığını,
Sattı hepsini.
Gülüşünü sattı keçi boynuzlarıyla.
Sesini cevizlerle.
Yeşil soğanları uzatırken, apansız
Oğlunu düşündü,
Mardin’de asker.
Sakladı o sıcaklığı./Habibe Bektaş
Yeşil soğan olsaydı aldığım.
Rabbim!
Ne yapardım… |